Ad astra per aspera... Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, nesiller ...
"Bizge vacip olğan – soñki nefeske qadar millet ve yurt oğrunda ğayrettir." İsmail Bey Gaspıralı

3 Haziran 2018 Pazar

Sanat Tarihçi Semavi Eyice, 96 Yaşında Son Eserini Vererek Vefat Etti


Sanat tarihçi Semavi Eyice’nin son arzusu 80 yıldır üzerinde çalıştığı Bir Zamanlar Kağıthane kitabını yayınlatmaktı. İki yıl boyunca birlikte çalıştıklarını söyleyen Ayşenur Erdoğan, “Üç hafta önce kitap bitti” dedi.

Geçtiğimiz hafta 96 yaşında vefat eden Semavi Eyice İstanbul’un canlı hafızasıydı. Bizans ve Osmanlı sanatı üzerine 30’a yakın kitap ve sayısız makale yazan Eyice’nin gençlik yıllarından beri üzerinde çalıştığı Bir Zamanlar Kağıthane kitabı vefatından çok kısa süre önce tamamlandı. Kitap önümüzdeki günlerde Kağıthane Belediyesi Kültür Yayınları arasında okurla buluşacak. Kitabı hocayla birlikte genç akademisyen Ayşenur Erdoğan hazırladı.

İKİ YIL ÇALIŞTIK

Vefatına kadar yanından hiç ayrılmayan Erdoğan bu kitaba hocayla birlikte çalışma hikayesinin 2016 yazına uzandığını söylüyor. “Semavi Eyice o dönem hastanedeyken bana Kağıthane’yle ilgili bir kitap yazdığını basılmasını çok arzu ettiğini anlattı. Bu arzusunu duyunca kütüphanesinde yaptığım arama sonucunda yıllarca biriktirdiği resim, arşiv belgesi ve el yazısı ile aldığı notlardan oluşan üç tomar dosya buldum. İyileşince bu dosyadaki yazılar üzerine evine giderek çalışmaya başladık. Bu kitap hocanın ömrünün son iki yılında yazdığı üç kitaptan biriydi. Okurlarının da bildiği gibi geçen yıl hocamız Mimar Sinan’ın Gurbette Kiliseye Çevrilen Eseri: Bosnalı Sofu Mehmet Paşa Camii ve Yabancıların Gözüyle Bizans İstanbul’u adlı kitaplarını da yazdı. Son kitabı için de her hafta düzenli olarak çalıştıklarını söyleyen Erdoğan, “Bu kitabı yayınlamak en büyük arzusuydu, onu birlikte tamamladık. Kitabın son halini hoca 26 Nisan’da eline aldı ve çok duygulanıp gözleri doldu” diyor. Yıllar süren araştırmanın neticesinde Kağıthane ile ilgili oldukça geniş bir arşivi olan Semavi Eyice’nin bu çalışmasından haberdar olan Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, bu kitabın basımını üstlenmek istediklerini söyleyerek Semavi Eyice’yi geçtiğimiz Şubat ayında ziyaret etmiş. Kılıç, bu kıymetli çalışmayı yayınlamaktan gurur duyduklarını dile getiriyor.

BİR İSTANBUL AŞIĞI

96 yaşına kadar üretmeye devam eden Semavi Eyice tam bir İstanbul aşığı. Çocukluk yıllarından bu yana İstanbul’daki tarihi yapılara ilgi gösteren ve bu alanda kıymetli de arşiv oluşturan Eyice’nin Bir Zamanlar Kağıthane kitabında çok sayıda arşivinden belge ve fotoğraf da kullanılmış.

İlk gençlik yıllarından bu yana bu kitap için çalışan ancak yaşadığı bir takım talihsizlikler yüzünden bir türlü yayınlatamayan Eyice son kitabını “Benim bu sahada çalışmamı her zaman hoşgörü ile karşılayan annem Hatice Eyice ve babam Kamil Eyice’nin aziz ruhlarına ithafen…” sözleriyle anne ve babasına ithaf etmiş.

Şairlere, ressamlara ilham veren Kağıthane Sadabad’ın edebiyat, tarih, sosyal hayat dışında şehircilik bakımından da üzerinde durulmaya değer bir bölge olduğunu söyleyen Eyice, kitabında Osmanlı’nın bahçe kültürü ve mesire alanlarıyla ilgili de önemli bilgiler veriyor. Kanuni’nin emriyle Mimar Sinan’ın Kağıthane bölgesinden İstanbul’a su getirme projesini, 3. Ahmet döneminde buraya yapılan saray ve köşkleri Patrona Halil İsyanı ile birlikte çapulcular tarafından nasıl yerle bir edildiğini ve en son 2. Abdülhamit’in gayretleriyle yeniden Osmanlı’nın gözde mekanı olduğunu belge ve fotoğraflarla ayrıntılı bir şekilde anlatan Eyice, Cumhuriyetten sonra ise bölgenin tamamen sanayiye teslim edildiğini üzüntüyle dile getiriyor.

ASKERLİKTE ÇALIŞIYOR

Kağıthane ile ilgilenmeye başladığı 1938 yılını şöyle anlatıyor Eyice:

“Bu tarihte henüz lise öğrencisi olduğumuz esnada bir yaz günü askerlik dersinde atışlar yapmak üzere Kağıthane Poligonuna geldiğimizde henüz ulu ağaçlar arasında beyaz kitlesi yükselen Çağlayan kasrı merakımı uyandırmıştı. Öğle istirahatinde koruya geçerek açabildiğim kapıdan içeri girmiş ve birkaç yıl sonra tamamen ortadan kalkacak olan bu büyük kasrın, daha doğrusu sarayın, her köşesini dolaşmıştım. Yıllar sonra, 1955’te yedek subay adayı olarak aynı sarayın yerindeki eski İstihkam Okulu’nda Hazirandan Kasıma kadar altı ay geçirdim ve boş vakitlerimde buradaki tarihi izleri araştırıp, incelemek imkanını elde ettim. Bu çalışmam işte bu ilhamdan doğdu ve bugüne kadar elde ettiğim bilgilerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı”

Eyice, çalışmayı tamamladığında dostu Sedat H. Eldem’in mimari yapıları inceleyen Sadabad kitabının basıldığını duyunca ayıp olmasın diye kitabı yayınlatmayıp bir süre beklettiğini, 1982 yılında ise Türk Tarih Kurumu’ndan kitabın tam yayınlanacağı dönemde buradaki görevinden askeri idarenin emriyle atıldığını belirtiyor. O tarihten sonra da kitap dosyasını büyük bir üzüntü içinde rafa kaldırıyor.

Semavi Eyice Bir Zamanlar Kağıthane kitabında artık tamamen ortadan kalkmış mesire yerlerinden ve kalıntıları bile kalmayan saray, köşk ve diğer eserlerle ilgili 80 yıl boyu biriktirdiği dökümanları aldığı notları ilerleyen yaşına aldırmadan yeniden bir araya getirerek yazdı. Böylece ömrünün son iki yılında son nefesini vermeden önce üçüncü kitabını da bitirerek biz okurlarına çok kıymetli bir hediye olarak bıraktı.



Belki de şiirlere konu olmasa unutulacaktı

Semavi Eyice’nin son kitabı Bir Zamanlar Kağıthane’de verdiği bilgiye göre Osmanlı tarihinde başlı başına önem arz eden Kağıthane mesiresi, Osmanlılar döneminde İstanbul halkının bir gezinti yeri olarak kullandığı, bunun dışında özellikle Lale Devri’nde, Batıdaki örnekleri gibi önemli imar faaliyetlerinin bulunulduğu bir merkez olması ile biliniyor. Lale Devri’nde mesire alanlarının göz kamaştıran güzelliğinin yanı sıra birbirinden zarif köşk, kasır ve bahçeleriyle Kağıthane, yazlık dinlenme mekanı olarak tarihte yerini almış. Nitekim İstanbul tarihinde önemli bir yeri olan Kağıthane’nin hatırı sayılır merkezi Sa’dâbâd’ daha sonraki adıyla da Çağlayan kasrı olmuş. Eyice kitabında şu bilgileri veriyor: Osmanlı Devleti tarihinde Sa‘dâbâd ve Sa‘dâbâd Saraylarının önemli bir yeri vardır. Büyük şehrin en önemli mesire yerinin merkezini teşkil eden Sa‘dâbâd Sarayı İstanbul Bayezid’deki Saray-ı Atik ile Sarayburnu’na hâkim yükseklikteki Saray-ı Cedid (Yeni Saray)’den başka şehrin çeşitli yerlerinde kurulan saray ve kasırlardan bir tanesiydi. Bugün Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı olarak adlandırılan Saray-ı Cedid’in sadece kışlık kısmı durmaktadır. Kıyıda olan ve 1865’e kadar mükemmel bir halde büyük bir topluluk halinde burnu işgal eden yazlık saraydan ne yazık ki hiçbir iz kalmamıştır.
Aynı şekilde Üsküdar’dan Marmara’ya bakan yamacında yükselen Kavak Sarayı’ndan da sadece iskelesi kalmıştır. Daha bunlar gibi genellikle su kıyılarında güzel yeşillikler ortasında, serin korular içinde yükselen saray, kasır ve köşklerden hemen hemen hiçbir şey kalmamış gibidir. Sa‘dâbâd da benzerleri gibi tarihin karanlıklarında unutulup gitmiş bir addır. Belki de “Gel senin ile bâdeler nuş edelim/ Sa‘dâbâd ’a gidip bir gezelim ve/Suy-i Kâğıthane’de mecnun misal/ Bekledim rahın efendim bi mecal/Anladım teşrifine yok ihtimal/ Çağlayanlarla beraber çağladım/ Tali-i nasaze küstüm ağlarım” gibi beyitler ve güfteler de olmasa Kâğıthane, Sa‘dâbâd ve Çağlayan çoktan unutulmuş gitmişti. Bununla birlikte buraların bugünkü durumları görüldüğünde şarkılara, şiirlere ilham verenin ne olduğunu anlamak da güçtür. Edebiyattaki yerinin yanı sıra Kâğıthane-Sa‘dâbâd’ın adına bütün Osmanlı Tarihinde rastlanması onu daha da iyi bilinmesi ve tanınması gerekli bir yer yapmaktadır. Zira “Kâğıthane âlemleri” dışında bir de tarih içinde Kâğıthane vardır ki, zaman zaman tarihi olaylara da sahne olmuştur.Nihayet Kâğıthane ve Sa‘dâbâd, Osmanlı Devrinde büyük başkent İstanbul’un bütün şehir hayatının canlı ve renkli görünüm aldığı bir köşedir. Orada İstanbul’un sosyal yaşantısının pek çok özelliklerini bulmak mümkündü.


Lale Devri’nde gözdeydi
Semavi Eyice, Kağıthane’nin yıldızının Lale Devri döneminde parladığını söyler. Kâğıthane birdenbire en sevilen “mesire-i dilnişini hatırküşa” payesine yükselir. (Ancak 1730 yılında patlak veren Patrona Halil ayaklanmasında Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın öldürülmesinin ardından burada yaptırdığı Sa‘dâbâd çapulcular tarafından yağmalanır.) Eyice, Sa‘dâbâd’ın bu parlak devrinden zamanımıza kadar gelen hatıralarının derenin kanalları, mermer bend, bunun karşısındaki çeşme-i nur adındaki küçük zarif çeşme olduğunu dile getirir. Bu bölgenin tekrar hareketlenmesi ise 3. Selim zamanında olur. Semavi Eyice bize şu bilgileri veriyor: “ III. Selim 1791-92’de Sa‘dâbâd’ı yeniden yaptırmıştır. Bununla birlikte etrafta muhtelif çeşmeler de inşa edilmiş, cami tamir edilmiş, derenin üstüne ahşap köprüler atılmıştır. Kâğıthane eğlenceleri yanında burada askeri atış talimleri de yapılmaktaydı. Padişah her yıl ancak 15-20 gün bu sarayda oturmaktaydı ve burası çeşitli eğlencelere, atışlara sahne oluyordu. Hatta uzun bir kitabe ile III. Selim’in nişancılığını öven manzum bir kitabe de yazılmıştır. Sa‘dâbâd’ın ilerlemesi II. Mahmud zamanında da devam etti. 1809-1810’da cami yeni zevke göre yeniden yapıldı, saray da genişletilmiş ve artık Çağlayan kasrı olarak anılmaya başlandı. Yeni binalar ve çevresine başka kasırlar, müştemilat binaları yapıldı. Fakat Çağlayan Sarayı Birinci Dünya Harbi ile tekrar unutulmaya başlandı. Artık zevkler de değişmişti.”

Ermeni, Rum ve Türklerin eğlence mekanı
Sultan II. Mahmud devrinde Kâğıthane mesiresinin tekrar canlandığını söyleyen Semavi Eyice, yabancı seyyahlardan burayı görenlerin güzellikler karşısında hayranlıklarını gizleyemediklerini dile getirir. Yine İstanbul’a bir vapur ile gelen Fransız mimar Marchebeus 16-18 Haziran 1833 tarihleri arasında gördüğü Kâğıthane’yi buradaki açık hava yaşantısı ve eğlenceleri bakımından bir ‘zevk vadisi’ ne benzetir. Aynı yıl 29 Haziran günü Kâğıthane’ye gelen büyük Fransız yazarı A. De Lamartine ise şunları yazar: ‘… Nihayet ırmak, kayıkların küreklerinin kıyılarına değdiği kıyılarında yetişen harikulade karaağaçların köklerine geçidi zorlaştırdığı bir deredir. Çınar demetlerinin gölgelediği geniş bir çayır sağda uzanır, solda yeşillikler kayalı ve ağaçlı yamaçlar yükselir, dipte ise dere ile kıvrıntılarını takip eden ve onu gölgeleyen ağaçların yeşil ve intizamsız dizileri arasında kaybolur. İstanbul’un güzel limanı işte böyle sona erer, işte geniş, güzel ve fırtınalı Akdeniz burada sona erer. Burada gölgeli bir girinti içinde yeşillikler kaplı bir körfezin dibinde, denizin ve şehrin hareketi ve gürültüsünden uzak bir çimen ve çiçek düzlüğünde karaya vurursunuz. Ah! Böyle biten bir insan hayatı da ne kadar iyi sona ermiş olur…’

Gürültüden sonra sessizliğin, parlak gün ışığından sonra tatlı bir karanlığın ve bu hareketlerden sonra sakinliğin hâkim olduğunu söyleyen Lamartine bu romantik düşüncelerden sonra kayıktan iner, gölgede yemek yiyen, etraflarında güzel çocukların oynaştığı Türk ve Ermeni kadın toplulukları arasından geçer, mükellef koşumlarla süslü binek beygirlerini, öküz arabalarını görür. 1833 yılı bahar ve yazını İstanbul’da geçiren John Auldjo de 12 Mayıs günü bir kayıkla gittiği Kâğıthane’yi Türklerin, Ermenilerin, Rumların pazarları ve tatil günlerini yemek yiyerek ve piknik yaparak geçirdikleri güzel bir mesire yeri olarak nitelendirir. Auldjo burada gördüğü manzaranın bir de resmini eserine ekler. Resimde sarayın yalnız sedler üstündeki kubbeli köşklerini göstermiş buna karşılık halkın eğlencelerini dikkatle tasvir etmiştir. Bu resimde çalgıcılar ve şarkıcılar, çubuk çeken hanımlar, gayda gibi bir çalgı ile raks eden oyuncular, seyircileri Türkler ve Avrupalılar, tatlıcı ve çocuklar ve nihayet kuzu çeviren erkekler gösterilmiştir. Auldjo, kitabında da bütün bu kalabalığı ayrı ayrı anlatır. Burada şarkıcılar, çalgıcılardan başka meddahlar da vardır. Ağaçların altında ise arabalar ile gelen hanım sultan ve cariyeleri muhallebi yerler, şerbet içerler. Arabalar ise göz kamaştırıcı bir zenginlik ve süslemeye sahiptir. Bütün bu anlatımların ardından Eyice, Kâğıthane’nin yıldızının sönmediğini belirtir ve şöyle der: “Türkiye’ye gelen yabancılar Padişahı görmek istediklerinde Kâğıthane deresi üzerinde bekliyorlardı. ‘Dünyanın en yüce hükümdarı’ (the greatest potemtate on earth) olarak vasıflandırdığı II. Mahmud’u J.L. Stephens adındaki bir İngiliz, 1835’de Kâğıthane Sarayı’ndan çıkışında Haliç’te beklemiştir.”



Cumhuriyet sonrası hüsran
“Sarayların 1942’lerde ortadan kaldırılması ile burası şehrin herhangi bir boş arazisi olarak görülmüş ve Kâğıthane deresinin Haliç’in can damarlarından biri olduğu ise hiç hesaba katılmamıştır” diyen Semavi Eyice sonrasını şöyle anlatıyor: “Uzun yıllar Nazım Planı İstanbul’da uygulanan Fransız şehircisi H. Prost (1874-1959) Yahudi asıllı bir genç ile İstanbul’u dolaşarak hazırladığı raporlarında bütün sanayi kuruluşlarının büyüklerini Haliç’in iki kıyısına yerleştirilmesini uygun görüyordu. 1952’de İstanbul’un Sanayi Bölgeleri tespit edilerek bir komisyon tarafından hazırlanan plan (İstanbul Sanayi Bölge Planı) Belediye Meclisinin 31 Mart 1955 tarih ve 955/92/846 sayılı karar sonucunda bazı değişikliklerle kabul edilmiştir. Bu plana göre Kâğıthane birinci sınıf sanayi için ayrılmıştı. Böylece Prost’un düşüncesini daha kuvvetle desteklemiş oluyordu. Böyle bir teklifin derelerin ve dolayısıyla Haliç’in perişan olmasına yol açacağı kimse tarafından düşünülmemiş ve öylece de bu yoldaki gelişme oluşuna bırakılmıştır. Kâğıthane deresi kenarındaki çayırların bir kısmı buradaki askeri tesislerin sınırları içinde kaldıklarından bir süre için kurtulmuş fakat bu sınırların dışı her türlü plandan yoksun bir yayılma ile kaplanmıştır. Bu yayılma iki yoldan olmuştur. Bunların birincisi vadinin askeri olmayan kesimlerinde kurulan irili ufaklı sanayi tesisleri fabrikalar ve atölyelerdir. Bunların çok mükemmelleri olduğu gibi son derece basit şartlar içinde çalışanları da vardır. Bu kuruluşların en büyük zararı döküntülerini doğrudan doğruya dereye atmaları olmuştur.
TURİZM MERKEZİ OLURDU

Peki, Kâğıthane’de hala ayakta kalabilmiş eserlerin yanında saray ve kasırlar yıkılmasa ne olurdu? Bizim düşüncemiz şudur ki eğer buradaki saray ve kasırlar (İmrahor, Poligon, Koşu…) korunmuş olsa tarihi eserleri ile güzel ve canlı bir turistik merkezi yapılabilirdi. Bu surette İstanbul, Avrupa’daki benzerleri gibi harikulade güzel ve dinlendirici bir köşeye sahip olur, bu yerin tarih içindeki şöhreti de onun merak ve ilgi ile görülmeye değer bir merkez haline gelebilirdi. Şu bir gerçek ki artık eski Kâğıthane, Sadâbâd ve Çağlayan sadece kitap sahifelerinde, bazı resimlerde yaşayan uzak bir hatıra olmuştur. Galatasaray’da Edebiyat Hocam olan Halid Fahri Ozansoy’un da dediği gibi: “Daha dün neşe verirken yandı/ Gömelim ağlayarak kalbimize/ Şimdi hicran dolu Sa‘dâbâd’ı”
OSMANLI’NIN SOSYAL YAŞANTISINI SADABAD’TAN OKUMAK

Kâğıthane ve Sa’dâbâd’ın İstanbul’un bütün şehir hayatının canlı ve renkli görünüm aldığı bir köşesi olduğunu dile getiren Eyice, bu bölgede İstanbul’un sosyal yaşantısına dair pek çok bilgi bulmanın mümkün olacağını söylüyor. Kitaptan öğrendiğimize göre İstanbul’un fethiyle birlikte sadece Boğaziçi değil bu bölgede el üstünde tutulmuş. Kanuni döneminde askerlerin cirit sporu için tercih ettikleri bölge daha sonraki padişahlar döneminde önemi gitgide artmış. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre Ramazan ayını karşılamak üzere İstanbullular tam bir ay Kâğıthane çayırlarına kurdukları çadırlara çıkıp eğlenirlermiş. Gündüzleri hokkabazlar,sihirbazlar hünerlerini gösterir çeşitli hayvan oyunları, pehlivan güreşleri gerçekleşirken geceleri ise binlerce kandilin ışığında saz ve nağmeler yapılmış.

Share:

0 yorum:

Yorum Gönder

En Popüler Yayınlar


DOSTLUK ÜZERİNE

Total Pageviews


Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!... İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal Beyatlı

Prof. Dr. Fuat Sezgin: Bir Alimin Ardından Notlar (2018)

Prof. Dr. Fuat Sezgin: Bir Alimin Ardından Notlar (2018)
Resme Tıklayarak PDF indirebilirsiniz
"Tatmin eden övgü ve sövgü sizin olsun, idrâk veren bilgi bize yeter." Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz."
Farabi, Erdemli Şehir

"Taşköprülüzâde, 'İlim aklın ibadetidir' diyor. Biz ibadetimizi yapacağız, aklımızı kullanacağız, yola çıkacağız ve düşüneceğiz"
Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu

"İlim, gurbette vatan; cehalet, vatanda gurbettir."
İbni Rüşd

"Bir elma ağacı elmayı veriyor. Ama onun içine yeni bir elmayı büyütecek çekirdeğini de koyuyor. Eğitim böyle olmalı."
Sâmiha Ayverdi

“İlim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla beraber lâfta ve kuvvede kaldıkça veya fiilde hilafı tatbik olundukça beyhude bir ibtilâdan başka bir şey değildir.”
M. Hamdi Yazır

"Eğer fikir aşılayabileceğiniz okurlarınız yoksa, işine dört elle sarılan entelektüelleriniz de olmaz."
Jürgen Habermas

“Kırk sene öğretmenlik yaptım, mabede nasıl girdimse sınıfa da öyle girdim.”
Nurettin Topçu

"Birine çamur atmadan önce düşün ve sakın unutma: Önce senin ellerin kirlenecek. "
Tolstoy

"Bin kılıçka, bir kalem daim galiptir!"
İsmail Bey Gaspıralı

"Kap dolunca taşar. İnsan, ilmen ve fikren olgunlaştıktan, belli bir seviyeye eriştikten sonra (hâliyle veya kâliyle) dolu (denizden damla), aksi takdirde boş (havadan) mesaj verir."
Prof. Dr. Bedri Gencer

"Hakkın davacısı olmazsak, haklı bir davamız olmaz."

D. Mehmet Doğan

İhsan Fazlıoğlu Dersleri

Blog Archive

ÖĞRENMEYİ SEVMEK

"Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Yalnızca öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyorum."
Konfüçyüs

"Bilgi, ahlaki hareketten kalan şeydir."
Nurettin Topçu

Translate

ŞEHİTLERE VEFA!

ŞEHİTLERE VEFA!
"Bebem anasız büyür, Vatansız büyüyemez!" Nene Hatun

Link list 3

Blog Archive

Rusça-Türkçe Çevİrİ Hİzmetlerİ