En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretle olur. Mustafa Kemal Atatürk

27 Eylül 2016 Salı

Sevda Kuşun Kanadında: Günümüzü Bir Dizi Üzerinden Okumaya Çalışmak


Bugün saat 20:00 itibariyle yeni sezonuna başlıyor Sevda Kuşun Kanadında isimli dizi...
İlk sezonunu ilgi ile takip etmiştik...
Geçmişte yaşanılan acı durumları... Kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışan gayrı milli bir güruh ve onların hain planları... Bu süre zarfında zarar gören masum binlerce insan...
Bakalım yeni bölümde neler olacak?

TDK kurum isimlerinde kesme işareti kullanımını kaldırdı

TDK kurum isimlerinde kesme işareti kullanımını kaldırdı
TDK kurum isimlerinde kesme işareti kullanımını kaldırdı Türk Dil Kurumu (TDK), kesme işaretinin kullanımı ile ilgili bir değişikliğe gitti. Artık kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve işyeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmayacak.

İSİMLERİN ARDINDAN GELEN TÜM TAKILAR BİRLEŞİK YAZILACAK

Yeni düzenleme bu dil kuralını ortadan kaldırdı. yazımda kurum ve kuruluş adlarından sonra gelen tüm takılar birleşik yazılacak. Artık Türkiye Büyük Millet Meclisine, Başbakanlığa, Bakanlar Kurulunun, Türk Dil Kurumuna, Mavi Köşe Bakkaliyesinden gibi yazılacak.

ÖZEL İSİMLERİ VE KISALTMALARI KAPSAMIYOR

Düzenleme özel isimleri ve kısaltmaları kapsamıyor. Yani şehir adı, insan ismi ya da bir kurum adının kısaltması bu düzenleme dahilinde değil. Özel isimler ve kısaltmalardan sonra gelen takılar kesme işareti ile ayrılacak. Türk Dil Kurumu'nun (Yeni kullanımıyla: Türk Dil Kurumunun) kesme işareti ile ilgili düzenlemeleri yeni yazım kılavuzlarına basılacak.
Ayrıca kurumun internet sayfasında da yer alacak. Ahmet'in, Kırıkkale'nin gibi özel isimlerde üsten ayırmanın kullanıldığını kaydeden yetkililer, TDK yetkilileri TBMM, TOBB gibi kısaltmalarda kullanımı sürecek olan kesme işaretinin güncelenen halinin yazım kılavuzuna ve internete de konulduğunu dile getirdi.

Startup İstanbul Etkinliğinde Görev Almak İsteyen Gönüllüler Aranmaktadır


6-10 Ekim'de düzenleyeceğimiz Startup Istanbul konferansımızda bizimle beraber çalışacak gönüllü arkadaşlar aranıyor.
 Perşembe gününe kadar başvuran arkadaşlardan kısıtlı sayıda bir seçim yapılacaktır.


 Kayıt olmak için 

Prof. Dr. Erhan Erkut MEF Üniversitesi Açılış Dersi: İki Ülkenin Hikayesi: KORE ve TÜRKİYE




Prof. Dr. Erhan Erkut MEF Üniversitesi Açılış Dersi: İki Ülkenin Hikayesi: KORE ve TÜRKİYE

İlber Ortaylı'nın MEF Üniversitesi Açılış Dersi



İlber Ortaylı'nın MEF Üniversitesi Açılış Dersi

26 Eylül 2016 Pazartesi

Kangren Haline Gelmiş Bir Sorun: Liyakat ve Ehliyet


Liyakat, bir işe ehil olmak ve bir işe layık olmak demektir. İşe hakkını vermek becerisidir. Bu beceri bir güzel ahlak prensibi olan emanete riayet etme temeline dayanmakta olup, eğitimle ve tecrübeyle kazanılır.
Kur’an’ı Kerimde; “Allah size, emânet ve yetkileri o konuda güvenilir ve yetenekli olan ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, kim olursa olsun adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Nisa:4/58
buyrularak emanetin veya işin ehil kimselere verilmesinin ne kadar mühim olduğu vurgulanır. Bununla, aslında işi ehline vermenin, emaneti hakkını verecek kimseye teslim etmenin bir mesuliyet olduğu bildirilir.
“Çünkü onlar, gerek Allah’ın, gerek Hz. Peygamber’in ve gerekse insanların kendilerine verdiği emânetlerien güzel şekilde koruyan verdikleri sözü en güzel biçimde yerine getiren dosdoğru müminlerdir.”Mearic:70/32
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde kendisine kıyametin ne zaman kopacağını soranlara cevap olarak şöyle buyurmuşlardır.
“İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buhârî, İlim, 2.)
İşin ehline verilmemesi, hiç şüphesiz toplum ve ümmet bünyesinde nerede ise kıyamete denk ciddi sonuçlar meydana getirir. Ya da toplumu kıyamet’e benzer bir kargaşaya götürür. Bu korkunç sonucun asıl sebebi ise, ehil olmayanların, Kitap ve Sünnet gibi dinî esaslara dayanmadan, kişisel arzu ve istekleriyle verilen görevi yapmaya kalkmalarıdır.
Bir işte ehil insanların görevlendirilmesi o işin önemini ve o işe verilen ehemmiyetin derecesini gösterir. Bu sayede hem ehil olan kimseye haksızlık yapılmamış, kendisini geliştirme imkanı tanınmış, hem de o iş gereği gibi yapılmış maksat hasıl olmuş olur. Dahası eğer bu mesele birilerinin eğitimi şeklinde ise, eğitilmesi istenen kişiler her şeyden önce başlarında bulunan ehliyetli kişinin, adaba uygun geliş gidiş, oturuş kalkış, yiyip içme, konuşma dinleme, vb gibi tüm hal ve hareketlerinden de istifade ederek istenilen hedefe doğru, doğru bir şekilde yol alınabilecektir.
Öte yandan, kişileri ehil olmadıkları işlerde istihdam etme hem o işe, hem o kimseye, hem de o işten etkilenenlere karşı bir zulümdür. Yapılmak istenen iş güdek kalır, ehil olmayan kimse, o işi yaparken isteksiz, gönülsüz yapar. Nihayet, o işten etkilenen kimseler de (o işin yapılmasını öngören kişiler de dahil) ya mazlum olurlar, ya da hayal kırıklıkları yaşarlar.
İşi ehline verme, aslında bir basiret ve feraset işidir. Efendimiz Medine’ye hicreti sırasında yanına en sadık dost olarak Hazreti Ebû Bekir’i alırken de, Habeşistan’a gönderdiği heyetin başına Cafer b. Ebi Tâlib’i seçerken de, Medine’ye ilk mürşid olarak Hazreti Mus’ab b. Umeyr’i gönderirken de, hicret ederken yatağına Hazreti Ali’yi bırakırken de, Mekke’de kalıp istihbarat yapmak üzere Hazreti Abbas’ı bırakırken de, hep isabet etmiştir. Her birini kabiliyetlerine göre görevlendirmiş, hepsi de işin ehli olarak ellerinden geleni yapmış ve görevlerini hakkıyla eda etmişlerdir.
Aynı şekilde, Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından kısa zaman önce Suriye üzerine yapılacak bir sefere bütün sahabeler arasından Üsame Bin Zeyd’i kumandan tayin etmesi bunun en güzel örneklerindendir. Bu sayede efendimizin vazife tevdiinde maharete ne kadar önem verdiği anlaşılmış, hem o işler tam olarak gerçekleşmiş, hem de o sahabe efendilerimiz vazifelerinde başarılı olmanın huzurunu yaşamışlardır.
Kişilere görev verilirken bazan öncelikle o işin eğitiminin verilmesi gerekebilir. Bazen da ehil olmayı belirleyen şey zekâ ve kabiliyettir. Tüm bunlar ehil olacaklar için olması ya da yapılması gerekenlerdir ama zekâ ve kabiliyet bazen yaşı da, makamı da ikinci konuma indirebilir. Yani, ehil kimsenin yaşı, geldiği muhit, tahsilinin düşük olması işe vaziyet etmesine engel teşkil etmemelidir, lâkin birde pek dikkate almadığımız  etik (ahlaki) tabir ettiğimiz  mevzu vardır.
Eğitenlerle eğitilenlerin yaşlarının yakın olması ilk bakışta hoş görünebilir, lakin eğitimcininde genç olduğu, heva ve hevesine göre davranabileceği, az da olsa serseri bir ruh taşıyabileceği, zaafları olabileceği kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken asli unsurdur.
Ayrıca, bir işe diplomalı veya unvanlı kimse değil, o işi hakkı ile yapabilen kimseler getirilmelidir. Adama göre iş vermek uygun değildir. Her zaman işe göre adam seçmelidir. O eleman o işe layıksa o iş ona verilmeli, layık değilse, layık olanını aramalıdır.
“Allah’ın bahşettiği ekonomik, sosyal, bireysel ve toplumsal bütün imkan ve fırsatları; akıl, beden, duyular, irâde, vicdan, muhâkeme gibi üstün yetenekleri O’na kullukta kullanarak yeryüzünde O’nun adına, O’nun hükümlerini egemen kılma mücâdelesi o kadar ağır, o kadar ciddî bir görevdir ki; Biz bu emâneti öncegöklere, yere ve dağlara teklif ettik fakat onlar bu büyük sorumluluğu göze alamadıklarından, onu yüklenmekten çekindiler. Böylece bu yükümlülüğü, küçücük cüssesine rağmen, Allah’ın kendisine bahşettiği yetenekler sayesinde göklere, yere ve dağlara hükmetme gücünü elinde bulunduran insanoğlu kabul etti. Düşünsenize; bunca nîmetlerle donatıldığı hâlde, yüklendiği emânetin hakkını veremeyen insan ne kadar zâlim, ne kadar câhildir!” Ahzab:33/72
Ayrıca Kitab-ı Mübin’de mü’minlerin bir işi yaparken de aralarında istişare ettikleri, birbirine danışarak yaptıkları bildiriliyor.       
“Onlar, Rablerinin iman çağrısına kulak veren, namazı dosdoğru kılan, işlerini aralarında danışarak karara bağlayan ve kendilerine bahşettiğimiz nîmetlerden bir kısmını Allah için yoksullara harcayanlardır.”Şura:42/38
Efendimiz de bu konuda şöyle buyuruyor;
“Emanete riayet edilmezse, zekat zorla verilirse, ilim, dine hizmet için değil de, para ve makam için öğrenilirse, kişi, hanımının meşru olmayan arzusunu yapmaya çalışırsa, ana babasına isyan ederse, fâsık ve ehil olmayanlar işbaşına getirilirse, kötülüğünden korkup zalime hürmet edilirse, gayrı meşru ilişkiler, çalgılı içkili yerler çoğalırsa, yeni nesil, önceki âlimleri kötülerse, o zaman çeşitli belaya maruz kalırlar.”[Bezzar]
Mesleğini iyi bilmeyen bir doktorun, hastasına faydadan ziyade zararı dokunur, hatta onun ölümüne bile sebep olabilir.
Verilen veya alınan her görev bir emanettir. İşi doğru ve düzgün yapmak, emanete uygun davranmanın bir gereğidir.
“O hâlde, ey Peygamber ve ey İslâm toplumunun önderi! Rabb’inin yolunda hedefe doğru adım adım ilerlerken, sağa sola sapmadan, yalpalamadan yoluna devam et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol!Sadece sen değil, günahlarından tövbe edip senin yanında yer alan diğer Müslümanlar da böyle olsunlar!Ve sakın ilâhî yasaları ihlal ederek yâhut hak ve adâlet sınırlarını aşarak azgınlık etmeyin! Unutmayın kiAllah, yaptığınız her şeyi görmektedir.” Hud:11/112
ayeti bize işlerimizde dürüst olmayı ve işe hakkını vermeyi emreder. İşe hakkını vermek için işe ehil olmamız, yani iş becerimizin olması, iş hakkında yeterli düzeyde tecrübemizin olması, işi yapma isteğimiz ve kararlılığımızın olması gerekir. Bu sıfatların hepsinin bir araya gelmesine liyakat diyebiliriz.
Üstlendiğimiz işleri düzgün yapmaktan sorumluyuz. Eğer âmir konumunda isek, işi ehil olana, yani işi bilene ve işi yapmak kararlılığında bulunana vermek zorundayız.
Ebu Zer (r.a) anlatıyor: “ Ey Allah’ın Rasulü beni memur tayin etmezmisin? dedim O bana dedi ki;
“Ey Ebu Zer, ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine amir olma, yetim malına da velilik yapma. Memurluk bir emanettir, hakkını vermediğin taktirde kıyamet günü perişanlık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz eda ederse o günün perişanlığından kurtulur” (Müslim, İmaret 17, (1826); Ebu Davud, Vesaya 4, (2868); Nesai, Vesaya 10, (6,255)
“Allah Teâlâ, ilmi insanlara lütfettikten sonra hâfızalarından zorla söküp almaz. Ancak âlimleri ilimleriyle birlikte aralarından alır, geriye kara câhil bir grup kalır. Halk bunlara mes’elelerini götürür, onlar da kişisel görüşleriyle cevap verirler. Böylece hem halkı saptırır, hem de kendileri saparlar.” (Buhârî, İ’tisam 7, Müslim, İlim 14, Ahmed b. Hanbel II, 203 Ayrıca biraz farklı ifadeler için bk Buhârî, İlim 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî, İlim 5, İbn Mâce, Mukaddime 8, Dârimî, Mukaddime 26)
Bir insan dindar ve faziletli olabilir, cefakar ve vefakar olabilir, heyecanlı da olabilir lakin, eğer o işe liyakatli değilse o görev ona verilmemelidir.
İdeal insan hem istikametli, mütedeyyin ve hamiyetli, hem de vazifesinde de mahir ve ihtisas sahibi olmalıdır. Aksi halde hem o vazifeyi alan hem de ona o vazifeyi tevdi edenler sorumlu olurlar. Bu bakımdan bir insan, hangi sahada ihtisas yapmış ve kabiliyetini hangi sahada geliştirmiş ise o sahada söz sahibi olmalı ve kendisine o sahada görev verilmelidir.
Rabbim, işlerimizi ehil kimselerin ellerine teslime bizleri muvaffak eyle… Bize, işlerimize vaziyet edecek ehil kimseler lütfeyle. Bizleri de bizim kabiliyetlerimize uygun işlerde ehil eyle.

Edward Said, ölümünün 10. yılında hala rahmetle anılıyor.


Kırk yıl boyunca entelektüel vicdanın ve dürüstlüğün simgesi olan, özgürlük ve eşitlik adına Müslümanların haklarını savunan Edward Said, ölümünün 10. yılında hala rahmetle anılıyor.

25 Eylül 2003'te öldüğünde tüm dünyada birçok Müslüman belki de Müslüman olmadığını bilmeden onun için rahmet diledi. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Ali Köse'ye göre o Müslümanlar yanılmadı. Çünkü kırk yıl boyunca entelektüel vicdanın ve dürüstlüğün simgesi olan, özgürlük ve eşitlik adına Müslümanların haklarını savunan bu Filistinli Hıristiyan dileği çoktan hak etmişti.

İşte Prof. Dr. Köse'nin Edward Said anısına kaleme aldığı o müthiş yazı:

"25 Eylül 2003 günü kaybettiğimiz Edward Said de bir Afrika kaplanıydı. "Kral Öldü!" diyordu onun ölümünü duyuran bir gazete... Filistinliydi. Hıristiyan'dı. Ama Müslümanlardan daha sevdalıydı Filistin'e. Yaser Arafat'a bile "davayı sattın!" demişti 1993'te İsrail'le imzalanan Oslo Antlaşması'nda taviz verdi diye. Üzerine gelen yıldırımlara aldırmadı hiç. Her yıldırımda biraz daha uzattı kafasını Müslümanlara. New York'ta Columbia Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı profesörüydü. Hem entelektüel hem savaşçıydı. Hem kalem hem kelâm ustasıydı. Kalemini Türkçe'ye 1980'lerde çevrilen Oryantalizm (Şarkiyatçılık) kitabıyla tanımıştım. Batı'nın Doğu'yu nasıl aşağıladığını, ona hangi mitlerle yaklaştığını öğrenmiştim ondan. Gerçek Batı'nın hayalimdekinden farklı olabileceğini onunla fark etmiştim ilk defa... Ama kelâmını tanımak için 1990'ları beklemek zorundaydım. Londra Üniversitesi'ne gelmişti. Konferans için... Fiziksel görünüşü, sözel sunuşu ve zihinsel duruşu harikaydı. 12 yıl savaşacağı lösemi hastalığının ilk günleriydi. Ama konferans salonunda hastalığını bilen bir tek kişi vardı: Edward Said... Nasıl bir kaplan olduğunun bir başka kanıtıydı bu. Çocukluğundan itibaren hep çileli bir hayatı olmuş, hep bir şeylerle mücadele etmişti. Bir sürgün hayatıydı onunkisi… Birçok Filistinlinin kaderi olan sürgün hayatı... En zor durumların üstesinden gelmeyi başarmıştı hep. Sıkıntılarını şikayete dönüştürmemeyi öğrenmişti. Şimdi mücadele sırası ölümcül hastalıktaydı. Yılmadı. "Ölmeyeceğim, çünkü ölmemi isteyen çok kişi var" diyordu. Yazmaya, söylemeye, haykırmaya devam etti. O haliyle 2000 yılında Filistin'e gitti... İsrail askerlerine sembolik bir taş atmak için... Ama siyonistler ona dünyayı dar etmek istediler. Columbia Üniversitesi'nden attırmak için her yolu denediler. Rektörü zorladılar. Ama bu kez rektör de bir Afrika kaplanıydı. Tarihe geçecek bir beyanatla Siyonist taleplere son noktayı koymuştu: "Biz hocalarımızın attığı taşa değil, verdiği derse bakarız. İşinize bakın!" Çünkü biliyordu rektör bu inatçı Ortadoğulunun aslında "düşmanlığın düşmanı" olduğunu; Doğu-Batı, Müslüman-Hıristiyan ayırımına karşı olduğunu... 

Mevcut normları sorgulayabilen, entelliği üniversite kampüsüne, kitap sayfalarına hapsetmeyen bir aydındı Edward Said... Bir "Doğrucu Said"di. Mazlum dünyanın safındaki namuslu aydın imajının sembolüydü. "Haberlerin Ağında İslam" (1981) kitabını yazarken kendisini dünyaya yanlış tanıtılan 1 milyarı aşkın Müslümanın yerine koymuştu... Kitabını okuyanlara kendisinin Müslüman olduğunu zannettirecek kadar sahiciydi... Sömürgeciliğin amansız düşmanıydı. Demokrasinin, Batı'nın maskesiz yüzü olan emperyalizmi eleştirmeyi zorunlu kıldığını düşünüyordu. Batı'ya hep şöyle seslendi: "Ey Batı! Yönünü şaşırdın, geri dön, savunduğun değerleri çiğneme!" Batı'nın hayâlî bir Doğu imajı yarattığını ve emperyalizmini bu imajla beslediğini savundu hep. Kültür ve Emperyalizm (1993) kitabında bu imajın Batı'nın bilinçaltına nasıl kazındığını Batı romanlarındaki sanal Doğu imajını irdeleyerek gösterdi. Batı'nın kültürel bir psikanaliziydi sanki Kültür ve Emperyalizm.

Filistin davasına da hep bu açıdan bakmıştı. Bir özgürlük davası, bir Doğu-Batı meselesi olarak görmüştü Filistin'i. Batı'ya karşı Doğu'nun, sömürgeciliğe karşı vatanseverliğin, beyaz adama karşı Arap-İslam dünyasının, diktatörlüğe karşı demokrasinin sesi oldu hep Filistin'den hareketle. Ama Filistin yeterli sebepti onun Siyonistler tarafından hedef tahtası yapılmasına. Hem de en iyi dostu Daniel Barenboim isimli bir Yahudi sanatçı iken. Hem de ölümcül hastalığında kendisini bir Yahudi doktorun ellerine teslim etmişken. 
1935'te Kudüs'te başlamıştı hayatı Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak. Bir işadamının oğluydu. Kozmopolit bir ortamın çocuğuydu. Annesi ona Edward ismini vermişti. Galler Prensi'nin adıydı Edward. O yıllarda dillerden düşmeyen Prense hayrandı annesi. Ama oğlu yıllar sonra "köklerimi temsil etmediği için bir türlü içime sindiremedim" diyecekti annesinin kendisine verdiği bu isim için. 

Filistin'e o yıllarda biçilen kader onun kaderiydi aslında. 1948'de Filistin toprağının İsrail'e verilmesi üzerine ailesiyle birlikte Mısır'a iltica edecekti. Amerikan pasaportuyla son bulacak bir sürgünün başlangıç yılıydı 1948 onun için. Mısır'da elit sömürge okullarında İngiliz dilinde okuyacaktı. Hem de Kral Hüseyin ve Ömer Şerif gibi isimlerle. Kendisini iki dünya arasında bölünmüş hissetti oralarda. Lösemiye yakalandıktan sonra hayatını yazdığı Yersiz Yurtsuz (1999) isimli kitabında "anadilimin ne olduğunu hiç bilemedim, her ikisinde de rüya görmeme rağmen Arapçayı da İngilizceyi de kendimin hissetmedim " diyecekti.

Mısır'dan sonra babasının zoruyla 1951 yılında gittiği Amerika'da üniversite okuyacaktı. Babasını hiç affetmeyecekti bu yüzden. Çünkü Amerika'ya gitmek yersiz-yurtsuz olmak demekti. Elindeki Amerikan pasaportu da bunun açık bir belgesiydi. Amerika onu tanımayacaktı. Çünkü o bir Ortadoğuluydu. Ama o kendisini 36 dile çevrilecek olan Oryantalizm kitabıyla tüm dünyaya tanıtacaktı 1978 yılında. Bilinçaltına kazınan olumsuz tecrübeler yaşamıştı daha 16 yaşında başlayan bu Yeni Dünya macerasında. Ortadoğulu olması kendisine hep önyargılı davranıldığını hissettirmişti ona. Öğretmenlerini bile masum bulmamıştı bu açıdan. Dereceye girdiği halde mezuniyet töreninde geleneği bozma pahasına ona konuşma yaptırmamışlardı. Oryantalizm kitabında işleyeceği temel tezine daha öğrencilik yıllarında karar vermişti: Batı ikiyüzlüydü. İkiyüzlülük en nefret ettiği şeydi, ama Batı için en layık gördüğü sıfatlardan birisi oldu. 1963 yılında Columbia Üniversitesi'nde işe alınırken bile bölümdekilere İskenderiyeli bir Yahudi olarak sunulduğunu öğrenmişti işe başladıktan sonra. "Amerika'da bir Filistinli veya Arapsanız hep yanlış taraftaymışsınız hissine kapılırsınız" demişti bir röportajında ve bir örnek vermişti: "1967'de Arap-İsrail Savaşı sırasında Columbia Üniversitesi'nde asistandım. Metroda el radyolarından haberleri dinleyen insanları görürdüm. Birbirlerine ‘durumumuz nasıl?' diye sorup ‘iyi gidiyoruz' diye cevap verirlerdi. Bu insanlar Amerikalıydı, fakat kendilerini İsrail'le ve onun zaferleriyle o kadar özdeşleştirmişlerdi ki, bir Arap olarak utancımdan yerin dibine girerdim."

25 Eylül 2003'te öldüğünde tüm dünyada birçok Müslüman belki de Müslüman olmadığını bilmeden onun için rahmet diledi. Ama yanılmadı o Müslümanlar. Çünkü kırk yıl boyunca entelektüel vicdanın ve dürüstlüğün simgesi olan, özgürlük ve eşitlik adına Müslümanların haklarını savunan bu Filistinli Hıristiyan rahmeti çoktan hak etmişti... Ruhun şad olsun Edward Said... Kudüs'te doğdun, New York'ta öldün... Sürgün bitti... ‘Yersiz Yurtsuz'dun... Ama dünya yerlilerine çok şey öğrettin."

www.haber7.com


Peygamber efendimizin adaletini örnek gösterdiği hükümdâr: NÛŞİREVÂN

“Reayaya ve Allah’ın kullarına iyi muamele ediniz. Hak olan vergiden başka almayınız. Zayıfları incitmeyiniz, alimlere saygı gösteriniz. Yüce Allah’a şükr ediniz.”
Tarihin âlim, şair, adil ve hakîm olarak kaydettiği birçok meşhur şahsiyetlerle birlikte zenginliği, cömertliği, adaleti ve ce­sareti efsane haline gelmiş kahramanların adları edebiyatçılarımızın dilinde sık sık ge­çer. Şöhretlerine sebep olan husu­siyetlerine telmihler yapılır. Kendi zamanlarındaki bir hükümdarı öv­mek mi istiyorlar, geçmiş zamanda o işi kılmış bir kahramanı misal verirler. Kendi dönemlerinde birisi yanlış bir iş mi yaptı geçmiş dö­nemde o kötü çığın açan da zikre­dilir.
Nitekim bir hükümdar adaleti sebebiyle övülmek istenirse genel­de karşılaştırılan zat Sasanî hükümdarlarından Nûşirevân (Nuşirvan- Anuşirvan)’dır’. Övülen zat her dönemde değişse de Nûşirevân’ın adı baki kalmıştır.
İşte ona atıfta bulunulan bazı beyitler.
Kanuni Sultan Süleyman övülürken
Neseble nâşır-ı şer’ü haseble hâmi-i sünnet
Adilde reşk-i Nuşirvan sahada gayreti hâtem şükrî
Hazret-i Sultan Süleymân-ı selimül-kalb kim
Hırmeninde adlinün Nûşirevân’dur hûşe-çin 
Hayâlî
Yavuz Sultan Selim Han övülürken de;
Nâmı Nûşirevân-ı unutdurdı adl ü dâd ile
Şimdi ağızlarda adı dâdıdur Nûşirevân 
Kemalpaşa-zâde
denilmiştir.

Ancak hakkında bir söz var ki kıymeti cihan değer… Nûşirevân şayet hayatta olsaydı da bu cümle­yi işitseydi sevinci doğudan batıya herkesçe işitilirdi. İki cihan serveri Resulullah efendimiz: “Ben âdil sultan zamanında dünyaya gel­dim” buyurarak onun adaletini öv­müştür. Peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olan hiç unutu­lur mu?
Kimdir Nûşirevân? Onun asır­larca unutulmaması nasıl mümkün olmuştur? Nûşirevân’ın kimliğine geç­meden önce dönemin İran’ı hak­kında bilgi vermek yerinde olacak­tır.
İran’da 226 yılında Zerdüşt din adamlarından Sâsân’ın torunu Erdeşir tarafından kurulan Sasanîler hanedanı hüküm sürmekteydi. Zerdüşt, İran’da mecusî (ateşe tap­ma) dininin kurucusudur. Bu din Ahameniler devrinden Sasanîler’in yıkılışına kadar İran halkının dini olmuştur.
Detaylı bilgi için alıntının kaynağı ahmetsimsirgil.com adresine bakınız.
Ayrıca okumak için alttaki başlığa da bakabilirsiniz:

Halife Ömer'in Adaleti Nuşirevan'ın Adaletinden Az Değil!

25 Eylül 2016 Pazar

Halife Ömer'in Adaleti Nuşirevan'ın Adaletinden Az Değil!



Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.

Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder.  Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de bir Yahudi vatandaş  camiye bitişik olan arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.

Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer,son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle.

Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur.Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır.

Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp "arsanız size geri verilmiştir" der.

Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der.

Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın:

İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi.Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğinisöyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.

Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım,teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.

Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yerianlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.

Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.

Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir.

Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm.

Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.

Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.

İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor.

Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı?

Fazla söze gerek var mı sizce? Bence hayır. Bir yerlere adam seçerken, birilerine yetki verirken, kul hakkı söz konusu olduğunda, ceza ve mükafat dağıtırken, acaba Hz. Ömer gibi kılı kırk yarabiliyor muyuz? Sözüm elbette sadece yetkililere değil, herkese ama başta kendi nefsim olmak üzere herkese.

Nihat Hatipoğlu

hz ömer adaleti ile ilgili görsel sonucu

24 Eylül 2016 Cumartesi

Google+ Followers

TWITTER




"Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini, memleketin ve milletin saadeti ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur." Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Contributors

Fotoğrafım
Muhammet Negiz
Research Assistant in Erzincan University, 
Faculty of Economics and Administrative Sciences,
Management and Organization Unit, 
Erzincan, Turkey
mnergiz@live.com
GSM: (+9) 0545 894 45 82
---------------------------------------------------------------------
Мухаммет Нергиз,Научный сотрудник, Эрзинджанский Университет,факультет экономических и админисративных наук, менеджмент и организация.Эрзинджан, Турция
muhaner@mail.ru
GSM: (+9) 0545 894 45 82
---------------------------------------------------------------------
мухаммет нергиз
Эрзинджан Университетi,
экономика- Менеджмен факультеті,
Менеджмент кафедрасы.
Эрзинджан
muhaner@mail.ru
GSM: (+9) 0545 894 45 82
Profilimin tamamını görüntüle