11 Ekim 2016 Salı

Bir Türk'ün Çince öğrenme serüveni!

Türkçe'de, karşınızdaki kişi sizi anlamadığında söylenen meşhur bir söz vardır: "Çince mi konuşuyorum?" Çince, karakterleri ve tonlamaları itibariyle bizim için çok farklı, alışık olmadığımız bir lisandır. Alışık olmadığımız için, çok zor bir lisan olduğunu düşünürüz. Birçok Batı lisanı hakkında az çok fikrimiz vardır. İlk ve orta öğretim düzeyinde biraz hevesli olanlarımız iyi kötü İngilizce konuşurlar. Türkiye'ye gelen bir turist adres sorduğunda "yes, no, go, left, right" diyecek kadar yol tarifi yaparız ama Çince hakkında en ufak bir bilgimiz yoktur.
    Son yıllarda Çin'in gerçekleştirdiği ekonomik büyüme, tüm dünyanın olduğu gibi, Türkiye'nin de ilgisini buraya çekti. Türkiye'deki birçok üniversitede Sinoloji bölümleri var ve gençler geniş iş imkanları olduğunu düşünerek bu bölümlere gidiyorlar. Bu öğrenciler Çin'e gelme ve burada yaşama fırsatı elde ediyor. Türkiye'ye döndüklerinde ailelerine ve arkadaşlarına Çin'i anlatıyorlar. Çok derin tarihi bağları olan bu iki medeniyetin, birbirleriyle ilişkilerinin öğrenci değişim hareketlerinden ibaret olması elbette çok büyük bir eksiklik. Diplomatik ilişkilerin 40. yılını kutladığımız bu dönemde, umarız iki ülke arasında çok daha derin ve sistematik ilişkiler tesis edilir. Böylece Türkiye'de, Batılı haber ajanslarının tek yönlü enformasyon akışının oluşturduğu "Çin algısı" bir nebze de olsa kırılır.
    Bu hafta Beijing Defteri'nde, Çin'e geldiğim günden bu yana Çince konusundaki izlenimlerimi, ilk günlerde iletişim sorununu nasıl çözdüğümü ve Çince'de nasıl ilerlediğimi anlatacağım. Umarım bu yazı/program, Çince hakkında hiçbir fikri olmadan Çin'e gelecek olan Türkleri rahatlatır...
    Çin'e ilk geldiğim günlerde, elbette her yerde İngilizce bilen kişiler arıyorduk. Markette, restoranda, kafede, metroda, derdimizi anlatmak için İngilizce bilen çalışanlar bulmamız gerektiğini düşünüyorduk. Bazen İngilizce bilen çalışan buluyorduk, bazen bulamıyorduk. Bulamadığımız zaman şaşırıyorduk: "Üç beş kelime de olsa nasıl İngilizce bilmezler?" Sonra bu şaşkınlığın kaynağındaki "sömürgeleştirilmiş zihniyeti" teşhis etmeye başladım. Çin'de, İngilizce bilen birini arayan bir Türk! Bu durum yeterince abesti. Kafede çalışan kişinin "üç beş kelime İngilizce" bilmesini beklemektense, ben "üç beş kelime Çince" öğrenseydim ya!
    Açıkçası Çin'e gelmeden evvel, bu konuda çok büyük bir tembellik ettim. Çince hakkındaki tek bilgim "ni hao"dan ibaretti. Onu da yanlış tonluyordum. Hemen üç beş kelime Çince öğrenmek için kolları sıvadım. Çok kısa sürede, günlük ihtiyaçlarımı karşılayacak düzeye gelmiştim. Restoranda "fúwùyuán" diye sesleniyor, "càidān" diyerek menüyü istiyor, "yige zhège" diyerek siparişlerimi veriyor ve "mǎidān" diyerek hesabı isteyip çıkıyordum. Çıkarken de "zàijiàn" demeyi ihmal etmiyordum tabi. Bu kadarında bir zorluk yoktu. Ama bu kadarı benim için kâfi değildi. İçine girdikçe Çince öğrenmek bir hayli keyifli bir oyun haline gelmişti benim için. Çince'nin çok zor bir dil olduğu önyargısını çoktan unutmuştum. Sanki çok keyifli bir zekâ oyunu oynuyordum. Çince karakterler, tonlamalardaki müzikalite ve öğrendiklerimi sokakta hemen uygulama imkânı, müthiş bir zevk veriyordu. Sadece günlük ihtiyaçları karşılayacak bir Çince'den fazlasını öğrenmeye karar verdim. Wangfujing'deki kitaçıdan ders kitapları temin ettiğimde, Beijing'de üçüncü haftamdı...
    İlk olarak pīnyīn sistemini öğrenerek işe başladım. Pīnyīn sistemi, Çince karakterleri, Latin alfabesine dönüştüren bir romanizasyon sistemi. Tabii pinyin öğrenirken, tonlamayı da öğrenmelisiniz. Pinyin olarak bir kelimeyi ne kadar düzgün telaffuz ederseniz edin, doğru tonlamayı yapamazsınız, anlaşılmanız çok güç. İsterseniz binlerce Çince karakter veya kelime bilin, çok düzgün cümleler kurun.. Karakterleri yanlış tonladığınız zaman, konuştuğunuz kişinin sizi anlaması zorlaşır. Burada bir parantez açarak, pinyin'in nasıl ve ne zaman oluşturulduğu hakkında birkaç genel bilgi verelim. Çince'nin romanize edilmesi çalışmaları ilk olarak 17. yüzyılda başlıyor. O dönemde çok sayıda Batılı çeşitli sebeplerle ama daha en çok da Hıristiyanlığı yaymak için bölgeye geliyor. Çince'yi romanize etmeye çalışan ilk kişinin de İtalyan peder Matteo Ricci olduğu biliniyor. Pinyin elbette tek bir kişinin ortaya çıkardığı bir sistem değil. Zaman içinde birçok kişi bu alanda çalışmalar yapmış. Pinyin sisteminden önce de Wade Giles adlı bir romanizasyon sistemi kullanılıyormuş. Bu sistem de uzun zaman boyunca kullanılmış. Ancak şu an sadece Pinyin sistemi kullanılıyor.
    İlk derslerde enerjimin çoğunu ton konusuna verdim. Dört tonun dilime iyice yerleşmesi için halen de öyle yapıyorum. Sonra yavaş yavaş "hànzì" adı verilen Çince kararkterleri öğrenmeye başladım. Daha önce hiçbir anlam ifade etmeyen bu karakterler, içine girdikçe ve mantığını anladıkça, Çince'yi iyice sevmeme neden oldu. Karakterlerin hemen hiçbiri başıboş değildi; hepsi bir imaja, bir sembole dayanıyordu. Her somut karakterin bir imajı veya felsefi bir tabirle "idea"sı vardı. Fransız filozof Micheal Foucault'nun "Kelimeler ve Şeyler" adlı kitabının ismi, tam da hànzì konusunu anlatan bir kitaba yakışacak türdenmiş… Ateş anlamına gelen "huo" karakterinin içindeki alevi görmek, el anlamına gelen "shou" kelimesinin içindeki parmakları görmek, at anlamına gelen "ma" kelimesinin içindeki at boynunu görmek, gerçekten büyüleyici bir dünyaya girdiğimin göstergesiydi...
    Çince karakterlerin kökenlerinde imajların bulunması, onları öğrenirken bir kolaylık sağlıyordu. İkinci bir kolaylık da her karakterin bir sıraya göre çiziliyor olmasıydı. Bir kararkter çok karmaşık görülebilir, ama hiçbir karakteri ezbere çizemiyorsunuz. Hepsinin bir sırası ve kuralı var. Karakteri çizmeye soldan sağa mı, yukarıdan aşağı mı başlayacaksınız ve kaç kalem hareketinde karakteri çizmeyi tamamlayacaksınız; hepsi belirli. Bu, işinizi bir hayli kolaylaştırıyor.
    Biraz da Çince ve Türkçe arasındaki keyifli tesadüflerden bahsetmek istiyorum. İki dil arasında ortak sesler var. Elbette bu ortak sesler iki dilde de farklı anlamlara geliyor. Ancak yine de komik durumlar olabiliyor. Örneğin bir kafedesiniz; mekânda çay olup olmadığını sormak için "hóngchá yǒu ma" dediğiniz de, çalışanın size var anlamında "yǒu" demesi garibinize gidiyor. Bir an Türkçe düşünerek, çalışanın "yok" dediğini sanabiliyorsunuz. Oysa istediğiniz çay kafede var... Ayrıca bir kafede veya restoranda "méiyǒu" cevabını aldığımda, "hiç mi yo" esprisini hala usanmadan yaparım...

    Çince'yle ilgili notlarımı bir gözlemle bitirmek istiyorum. Beijing, dünyaya açık bir kent. Kentin birçok noktasında çok sayıda yabancı bulunuyor. Kentteki uluslararası şirketlerde çalışan yabancılar da bir hayli fazla. Dünyanın her yerinden, çeşitli sebeplerle Beijing'e gelmiş insanları görüyorsunuz. Yabancıların birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarına dikkat ettiğimde şöyle bir durum gördüm: Batılılar, birbirlerinin lisanlarını rahatlıkla konuşabiliyorlar. Bir Kanadalı akıcı bir İspanyolca konuşabiliyor. Bir Almanın çok iyi Fransızca konuştuğuna şahit oluyorsunuz. Fakat Doğulular, birbirleriyle İngilizce konuşuyorlar! Bir Arap bir Türk'le veya bir İranlı bir Ermeniyle İngilizce iletişim kuruyor. Şu soruyu sormak gerekiyor: Biz, yani Doğulular, neden birbirimizin lisanlarını konuşmuyoruz, konuşamıyoruz, diğer Doğu dillerini öğrenmek için çaba sarfetmiyoruz, neden bütün ilgimiz, alâkamız Batı lisanlarına yönelmiş durumda? Batı dillerini birbirine bağlayan çok temel bir harç var; bu harç Latince. Latince temelinde birçok Batılı, diğer Batı dillerini rahatlıkla öğrenebiliyor. Dünyanın doğusunda bu işlevi görecek bir dil yok mu? Elbette var. Arapça veya Türkçe, bu işlevi pekâlâ yerine getirebilecek diller. CRI'ın Arapça veya Farsça servisinde çalışan arkadaşlarla, ortak kelimelerimizi tespit ettikçe heyecanlanıyoruz. Ortak kelimeler, bizi birbirimize bağlayan çok derin bağlar anlamına geliyor. Doğu dillerinin de, batı dilleri kadar önemsenmesi dileğiyle..
Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder

Live Traffic Stats