10 Temmuz 2017 Pazartesi

Eylemlilik (agency) kavramı ve bir makale: Ruh Sağlığı Çalışmalarında Yeni Bir Psikososyal Değişken: Eylemlilik I A New Psychosocial Variable in Mental Health Studies: Agency


Eylemlilik (agency), “kendi başına davranma” [1] ya da “özerk eylemde bulunma” [2] anlamına gelmektedir ve farklı biçimlerde tanımlanmaktadır.[3,4] Bu kavram, “kişinin yaşamının yönüne ilişkin sorumluluk duygusu, yaşamı için sorumluluk alması, kişinin yaşamı ile ilgili kararları kontrol edebilme ve bunların sorumluluğunu alma konusundaki inancı ve yaşamdaki engellerle baş etmede ve seçtiği yaşam yönünde ilerlemeye ilişkin güveni” olarak tanımlanmaktadır.[4-6] Bu kavramı Türkçe’ye çevirirken sosyoloji ve psikoloji literatürü incelenmiş ve ayrıca uzman görüşüne başvurulmuştur. 

“Agency” kavramı; Kağıtçıbaşı’na [1] göre “kendi başına davranma”, Çok’a göre,[2] “özerk eylemde bulunma” anlamına gelmektedir. Türkiye’deki sosyologlar ise bu kavramı “faillik” olarak kullanmaktadır.[7] Tüm bu çevirilerdeki ortak nokta, kişinin özerk olarak belli eylemlerde/davranışlarda bulunabilmesine işaret etmesidir. Bu nedenle, bu yazıda “agency” kavramı terim olarak “eylemlilik” olarak çevrilmiştir ve eylemlilik teriminin “kendi başına davranma” ya da “özerk eylemde bulunma” anlamlarını içerdiği düşünülmektedir. Eylemlilikle ilgili literatür incelendiğinde; Erikson bu kavramın özellikle kimlik gelişimindeki önemini vurgulamış olmasına karşın, bu konunun hem yurtdışında hem de Türkiye’de sadece sosyologlar tarafından çalışıldığı ve sadece kuramsal açıklamaların yapıldığı görülmektedir.[8] 

Sosyolojide eylemlerin mi toplumu (yapıyı) yoksa toplumun mu eylemleri etkilediğine ilişkin tartışma “eylemlilik/yapı (agency/structure)” tartışması olarak adlandırılmaktadır. Eylemlilik-yapı tartışması süregelen bir tartışmadır ve sosyolojide bu konudaki ilgi, bu kavramı ilk öneren kuramcılara (Durkheim gibi) kadar gitmektedir ve ayrıca biraz da çözümsüz bir tartışmadır.[4] Bu çözümsüzlüğün bir bölümü Durkheim’ın sosyoloji ile psikolojiyi ayırma çabalarına ve Durkheim’dan beri psikolojiye karşı olan sosyologların tutumlarına dayandırılmaktadır.[5] Ancak Emirbayer ve Mische kişisel eylemliliği (personal agency) anlamak için bireylerin ruhsal durumlarının bazı sosyal yapılardan sorumlu olabileceğini bir parça da olsa kabul etmek gerektiğini öne sürmüşlerdir.[4] 

Ayrıca Cote’a göre yapı-eylemlilik ilişkisini fenomenolojik olarak inceleyebilmek için, psikolojik bir bakış açısıyla eylemliliğin bireysel farklılıklar açısından incelenmesi gerekmektedir.[9] Aynı zamanda, sosyal yapıların eylemli bir şekilde davranmayı ve bir eylemlilik çeşidindeki davranışa girişmeyi kolaylaştırabileceği ya da engelleyebileceği gerçeği de kabul edilmelidir.[4] Bununla birlikte son yıllarda bu konuyla ilgili sosyopsikolojik açıklamaların yapılmaya başlandığı ve ruh sağlığı çalışmalarında eylemliliğe gereken önemin verilmeye başlandığı da görülmektedir.[10] Örneğin, Cote bireylerin eylemlilik düzeylerine bağlı olarak bireyleşmenin birkaç farklı şekilde geliştiğini ve eylemliliğin bireyleşme sürecinde önemli bir etken olduğunu öne sürmektedir.[10] Bu bağlamda, bu çalışmada hem yurtdışı hem de Türkiye’deki ruh sağlığı çalışmalarında yeni bir psikososyal değişken olan ve önemi gittikçe artan eylemlilik konusu, Türkçe literatürde bu konudaki eksikliğin fark edilmesinden dolayı çok boyutlu olarak ele alınmıştır. İlk olarak kuramsal olarak eylemlilik kavramından, ardından insan eylemliliğinden (human agency), daha sonra kişisel eylemlilikten (personal agency) ve son olarak da eylemlilik düzeyine bağlı olarak gelişen bireyleşme türlerinden söz edilmiştir.

Eylemliliğe Kuramsal Bakış 

Eylemlilik, hem sosyolojide, hem antropolojide hem de psikolojide uzun yıllardır tartışılan bir kavramdır. Aynı zamanda eylemlilik, farklı alanlarda benlik, güdülenme, irade, amaçlılık, niyetlilik, seçim, özgürlük ve yaratıcılık kavramları ile birlikte ele alınmıştır. Eylemlilik ele alınırken, analitik bir bi- çimde eylemliliğin farklı öğelerini incelemek ve birbirinin içine geçmiş farklı yapılardaki eylemlilik boyutlarını belirlemek gerekir.[4] Emirbayer ve Mische eylemliliği, “geçmişte toplumsal uğraşı sürecinin bir öğesi olarak, gelecekte ise alternatif olasılıkları düşünme kapasitesi olarak, burada ve şimdide ise anın sürekliliği içerisinde gelecek planlarını ve geçmiş alışkanlıklarını bağlamsallaştırma kapasitesi” olarak ele almaktadırlar.[4]

Bu tanımdan, eylemliliğin geç- miş, gelecek ve şimdide farklı yapılar sergilediği anlaşılmaktadır. Bunlara ek olarak, özellikle sosyologlar eylemlilik ve yapı kavramlarını birbirinden ayırt etmede sorun yaşamışlardır ve eylemlilik/yapı tartışması sosyolojide uzun yıllardır sürmektedir.[5,10] Eylemliliği açıklamada farklı kuramcılar farklı noktalara vurgu yapmışlardır. Fenomenolojik kuram, amaç arama ve amaçlılık üzerinde dururken; feminist kuramlar özgürlük ve yargı üzerinde vurgu yaparak eylemliliği açıklamışlardır.[4] Eylemliliğin kavramsallaştırılmasına bakıldığında, insanın özgür olup olmadığı ve akılcı seçimler yapabilmek için insanın özgür bir ajan/aktör (agent) olup olmadığına ilişkin felsefedeki tartışmalara bakmak önemlidir. 

Günümüzde eylemlilik kavramı, bireylerin içinde yaşadıkları bağlamı düzenleyebilme kapasitesi olarak da ele alınmaktadır.[5] Bu düşünceyi, ya da tanımı destekleyen düşünürlere örnek olarak Adam Smith, Jeremy Bontham ve John Stuart Mill verilebilir. Parsons, literatürde kara kutu olarak adlandırılan insan eylemliliğinin kutusunu açan kişi olarak ele alınmaktadır. Parsons eylemliliği, amaç ile araç arasındaki çaba olarak ele almaktadır. Felsefi anlamda yapılan tüm bu tartışmalardan eylemliliğin bir zaman süreci içerisinde gerçekleşen bir özellik olduğu sonucuna varılmaktadır.[4] Amaç kuramında eylemlilik ele alınırken geleceğe yönelik açıklamalar yapılır ve bu gelecek henüz var olmamıştır. “Eylemler, eylemlerin sonuçları tarafından belirlenir” tanımlaması sosyal kuramda eylemliliği ifade etmektedir. Bu görüşü ortaya atan kişi Coleman’dır.[7] 

Jeffrey Alexander insan eylemliliğinin yapısal bir bağlam içerisinde ele alınması gerektiğini ortaya atan ilk araştırmacıdır. Alexander eylemin iki temel boyutu olduğunu belirtmektedir. Bunlardan ilki keşif (invention) ve tipikleştirme (typification) alt boyutlarından oluşan yorumlama (interpretation), ikincisi ise stratejileştirme (strategization) olarak adlandırılmaktadır.[5,9,10] Mead, kendi kuramı çerçevesinde insan eylemliliğini ele almıştır.[11] Mead’e göre, sorumluluğun üç düzeyi vardır. Bireyler bu üç düzeyi kendi tepkilerini kontrol etme aracılığıyla çevrelerini yapılandırmada kullanırlar. Bu üç düzeyden ilki temas deneyimidir ve anda gerçekleşen duygu tepkileri anlamına gelmektedir. İkincisi mesafe deneyimidir ve sonuçlandırma, bekleme, hatırlama gibi hayal kurma kapasitesidir. Üçüncüsü ise, toplumsallaşma kapasitesidir. Toplumsallaşma kapasitesi başkalarının bakış açısını alarak, toplumsal anlamlar ve değerleri geliştirme anlamına gelmektedir. 

Bireyler ya da aktörler, bu süreçte otomatik tepki veren varlıklar değildirler. Aktif bir şekilde çevrelerinde olan bitenleri bilişsel dünyalarında yapılandırırlar, yani sorumluluk alırlar. Mead, bu üç araçla gerçekleşen sürece yansımalı bilinçlenme adını vermektedir.[5,10,11] Bourdieu ve Giddens gibi kuram ve uygulamayı bir arada ele alan kuramcılar, eylemliliği açıklamada alışkanlığa vurgu yapmışlar ve insan eylemliliğini tekrarlayıcı alışkanlığı içeren ve ilerleyen bir özellik olarak ele almışlardır.[11] Giddens’a göre insanın eylemlilik alanı sınırlıdır.[11] İnsanlar toplumu üretirler, ancak bu üretimi tarihsel olarak konumlanmış aktörler (agents) olarak ve kendi seçmedikleri koşullar altında gerçekleştirirler. Yapı, sadece insan eylemine kısıtlamalar getiren bir şey olarak değil, ona olanak sağlayan bir faktör olarak da kavramsallaştırılmalıdır.

 Bu ayrım, yapının ikiliği (duality of structure) olarak adlandırılmaktadır.[4,11] Bu noktada, eylemliliğin daha iyi anlaşılması için eylemlilikle ilgili kuramlardan söz etmekte yarar vardır. Eylemliliği açıklayan kuramlara bakıldığında, neredeyse tamamının sosyoloji kuramları olduğu görülmektedir. Eylemliliğe Felsefi ve Sosyolojik Bakış Sosyal bilimlerdeki önemli tartışmalardan biri, birey ve toplum arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Sosyoloji literatürü incelendiğinde, sosyal yapıyı ontolojik olarak kendisini oluşturan unsurlardan önce tutan yapısal-işlevselci, toplum merkezli makro sosyoloji ve eylemde bulunan bir varlık olarak bireyi ön plana çıkaran ama yapı, çatışma ve güç konularını ihmal eden, aktör merkezli mikro sosyoloji iki kutuba bölünmüştür.[4,7] Giddens bir çözümleme biçimi olarak sosyolojinin ve bir anlama çabası olarak da sosyal kuramın temel sorunlarını eleştirel bir yaklaşımla birleştiren çağdaş sosyal kuramın önde gelen isimlerinden biridir.[11] Giddens eylemliliğe ilişkin düşüncelerini Schutz’un fenomenolojik sosyolojisini, Wittgenstein sonrası felsefenin önemli ismi olan Winch’in anlama sahip olmanın zorunlu olarak kurala bağlı olduğu düşüncesini, Apel, Habermas ve Gadamer’in bireylerin eylemlerini yorumlama etkinlikleriyle ilgili düşüncelerini ve Durkheim ve Parsons’ın düzen, güç ve çatışma kavramlarını eleştirerek ortaya atmıştır.[11] 

Ayrıca Giddens, yapılaşma kuramının temel ilkelerini, Erikson’un kimlik gelişimi, temel güvene karşı-güvensizlik ve özerkliğe karşı utanç-kuşku analizlerini, Goffman’ın günlük hayatta benliğin sunuluşu analizlerini, Levi-Strauss’un kabile toplumları görüşünü, Marx ve Weber’in sınıflara bölünmüş toplumlar ile sınıflı toplumlar analizlerini ve Laing’in ontolojik güvensizlikle ilgili görüşlerini eleştirerek ortaya atmış- tır.[5,7] Parsons'un geliştirdiği ve aktör olarak insanı dışlayan sosyal sistem yaklaşımı 1950'li yıllarda sosyoloji araştırmalarının temel çerçevesini oluşturmuş, buna karşılık aktörün önemi vurgulayan anlayış da 1960'lı yıllarda sosyolojiye egemen olmaya başlamıştır.[7] Bu yaklaşım işlevselcilik, doğalcılık ve sosyal nedensellik olmak üzere üç ana özelliğe dayanmaktadır. İşlevselcilik toplumun kendisini oluşturan üyelerinden farklı ihtiyaçları olduğunu savunurken, doğalcılık doğal bilimlerin yöntemlerinin sosyal bilimlerde de kullanılabileceği görüşüne dayanmaktadır.

 Sosyal nedensellik ise sosyal bilimcilerin bir bireyin davranışının nedenlerini bildiklerini, o bireyin ise nedenler konusunda söyleyecek bir şeyi olmadığını vurgulamaktadır. Parsons’ın insan aktörünü dışlayan yaklaşımına tepki olarak “insanı geri getirmek” anlayışı 1960’ların ortaların dan itibaren sosyolojiye egemen olmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak da aktör olarak insanı sosyal kuramın merkezine yerleştiren etnometodoloji ve sembolik etkileşimcilik gibi yorumsalcı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda aktörlere aşırı bir vurgu yapılırken, makro aktörler ve konular geri plana itilmiştir.[7,9] Giddens’i eylemin işlevsel olarak belirlenmesi ve sosyal yapının insan davranışının önemli bir sınırlayıcısı olması konularında Parsons’un yapısalcı- işlevselci yaklaşımını eleştirmiştir.[11] Giddens, yapısalcı-işlevselci yaklaşımın insanların gerçek hayatta ne yaptıklarını açıklarken insanların nedenlerini, amaçlarını dikkate almadığını ve bu nedenle onları kültürel kuklalar olarak gördüğünü vurgulamaktadır.[12] Aktörün kendisinin düşünümsel (reflexive) davranabileceği göz ardı edilmektedir. İnsan toplumla etkileşime girmekte ve onun oluşumuna aktif olarak katılmaktadır.

 Ancak Giddens toplumun sadece bireyler tarafından meydana getirilmediğini de vurgulayarak, yapı kavramını reddetmemektedir.[11] Sosyal bilimlerde ve özellikle sosyolojide en önemli tartışma konularından biri birey ile toplum ya da daha teknik bir ifadeyle “yapı ile eylem” arasındaki ilişkinin niteliğidir. Bu konuda Durkheim, Levi-Strauss ve Althusser gibi düşünürler yapının eylemden ve eylemi yapan aktörden önce geldiğini iddia ederken; Schultz, Giddens ve Garfinkel ise sosyal dünyanın ne yaptığını bilen aktörlerden oluştuğunu belirtip, eylemin yapıdan öncelikli olduğu görüşünü savunmuşlardır.[4,7] Dawe, bu “iki sosyoloji” toplum ile birey arasındaki ilişkilerde birbirleriyle çatışma halinde olan görüşleri savunduğunu öne sürmüştür.[13] Yorumsal sosyolojiler bireyi sosyal dünya hakkında bilgisi olan, amaçlı davranan ve ne yaptığını açıklayabilen bir “aktör” olarak değerlendirmektedir, ancak burada da yapı dikkate alınmamaktadır.[9,12] 

Yapı-eylem tartışmasını aşma yolunda son yıllarda bazı düşünürler önemli çabalar göstermiştirler.[4] Giddens, Bourdieu ve Bhaskar bu konuda ilk akla gelen isimlerdir. Bu isimler içinde de en önemli görülen bilim adamı Giddens’tır. Giddens’ın kuramı klasik sosyal kurama eleştirel bir yaklaşım geliştirmek; ikinci olarak, modernizmin ikilemleri ve doğası üzerine post Marksist bir açıklama geliştirmek; son olarak da sosyal kuramın konusunu yeniden kavramsallaştırmak olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır: Giddens kuramına klasik ve modern sosyal kuramın belli başlı geleneklerini, bu geleneklerin önde gelen düşünürlerini inceleyerek başlamıştır.[7] Durkheim, Weber, Marx, Parsonss, Habermas ve Foucault, Giddens’in incelediği ve eleştirdiği düşünürler arasındadır. Bu düşünürlerin çalışmalarına yönelik eleştirilerini Giddens zamanla yapılanma kuramının genel çerçevesini oluşturmakta kullanmıştır.[4] Giddens yapısalcılıkta eylem ve aktör olmadığını, bunların yerine ihtiyaç- lar ve rol beklentileriyle harekete geçen davranışlar olduğunu belirtmiştir.[14] 

Giddens yapının eylem ya da aktörün varlığı dışında bir varlığa sahip olmadı- ğını savunmaktadır. Giddens’ın vurguladığı nokta, organizmalardan farklı olarak sosyal yapıların kendi varlıklarını sürdürebilmek için her hangi bir ihtiyaçları ya da çıkarları olmadığıdır. Öte yandan, bazı yorumsalcı yaklaşımlardan farklı olarak yapı kavramının tümden terk edilmesine de karşıdır. Giddens yapının beden ve maddi dünyadan kaynaklanan sınırlamalar, güç sınırlamaları ve yapısal sınırlamalar olmak üzere üç tür sınırlayıcı özelliği olduğunu öne sürmüştür.[11] Giddens, yapı ve eylem arasında ikisinin birbirine bağımlılığını sağlayan olguya sistem adını vermiştir.[15] Yapılar zamansal olarak sadece ortaya çıktıkları anda mevcutturlar. Bundan dolayı yapılar organize ettikleri eylemlerin hem ortamı hem de sonucudurlar; eylemleri mümkün kılan araçlardır. Sosyal sistemler günlük yaşamda sürekli yeniden üretilmeleri aracılığıyla yapılaşır.[4,7] 

Bu durumu Giddens yapının ikiliği (duality of structure) kavramı ile açıklamaktadır.[12] Toplumsal sistemlerin yapısal özellikleri bu sistemleri oluşturan uygulamaların hem aracı hem de sonucudur. Sosyal yapılar ise bireysel aktörler tarafından sosyal sistemlerin üretimi ve yeniden üretiminde kullanılan kurallar ve kaynaklar dizisidir.[4] Sosyal bilim hem bireylerin anlamlı eylemlerini hem de bu eylemlerin gerçekleştiği sosyal ortamların yapısal özelliklerini incelemelidir.[11] Sosyolojik literatürdeki yapı/eylem tartışması, insan eylemliliği kavramına işaret etmektedir. Bu kavramdan söz etmekte yarar vardır.

Kaynak: Ruh Sağlığı Çalışmalarında Yeni Bir Psikososyal Değişken: Eylemlilik A New Psychosocial Variable in Mental Health Studies: Agency, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar-Current Approaches in Psychiatry 2011; 3(3):483-512 Çevrimiçi adresi / Available online at: www.cappsy.org/archives/vol3/no3/ Çevrimiçi yayım / Published online 20 Haziran / June 20, 2011 Hasan Atak, Psikolog Dr., Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara 
Makalenin tamamı aşağıdaki gibidir:


Share:

0 yorum:

Yorum Gönder

En Popüler Yayınlar

***

Total Pageviews

Daha Güzel Türkiye İçİn!

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz." Farabi, Erdemli Şehir

Blog Archive

ÖĞRENMEYİ SEVMEK

"Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Yalnızca öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyorum."
Konfüçyüs

"Bilgi, ahlaki hareketten kalan şeydir."
Nurettin Topçu

Translate

Link list 3

Blog Archive

Theme Support