Kalkınmanın Görünmeyen Altyapısı: Adalet

#akademiden

  Kalkınmanın Görünmeyen Altyapısı: Adalet  

Diyarbakır'daki 4. Uluslararası Kentsel ve Bölgesel Kalkınma Sempozyumu bünyesinde gerçekleştirilen bir oturumda, bölgesel kalkınmada adalet konusu tartışılırken oldukça düşündürücü bir menkıbe anlatıldı.

Menkıbe, adaletiyle hafızalarda yer eden Hz. Ömer ile sert ve zalimane yönetimiyle tanınan Haccâc b. Yûsuf üzerinden ilerliyordu.

Anlatıya göre Haccâc bir gün Kûfe halkını toplar ve onlardan sabaha kadar büyük bir kuyu kazmalarını ister. Verilen işin belirtilen sürede tamamlanmasının mümkün olmadığını anlayan halk ne yapacağını şaşırır. İçlerinden yaşlı bir kişi, Haccâc’ın asıl amacının kendilerine iş yaptırmak değil, onları cezalandırmak olduğunu düşünerek farklı bir yol önerir: Haccâc’ın geleceği yol üzerine derin bir çukur kazılacak ve böylece halk kendisini onun zulmünden kurtaracaktır.

Ancak Haccâc beklenmedik biçimde ortaya çıkar. İnsanların emrettiği yeri değil, yol üzerini kazdığını görünce öfkeyle ne yaptıklarını sorar. Kalabalığın üzerine büyük bir sessizlik çöker.

Tam bu sırada fikri ortaya atan yaşlı adam öne çıkar. Kazmayı eline alır, çukura iner ve birkaç kez toprağa vurduktan sonra Haccâc’a dönerek şöyle der:

“Biz burada Hz. Ömer’in adaletini arıyoruz.”

Bunun üzerine Haccâc da bir kazma alır ve toprağı kazmaya başlar. Şaşkınlık içindeki halk bu kez ona sorar:

“Peki sen neden kazıyorsun?”

Haccâc’ın cevabı menkıbenin asıl düşündürücü tarafını oluşturur:

“Öyleyse ben de Hz. Ömer’in yönettiği halkı arayayım.”

Adaletsizlik yalnızca yöneticiden mi doğar?

Menkıbenin ilk kısmında tablo oldukça açıktır. Elindeki kamu gücünü korkutmak, tehdit etmek ve insanlara gerçekleştirilemeyecek yükümlülükler yüklemek için kullanan bir yönetici vardır. Bu yönüyle anlatı Haccâc’ı olumlamaz; aksine keyfî ve baskıcı idarenin sembolü olarak konumlandırır.

Fakat Haccâc’ın kazmayı eline alarak verdiği cevap, anlatıyı tek taraflı bir yönetici eleştirisi olmaktan çıkarır.

Burada Haccâc’ın yaptığı şey kendi zalimliğini ortadan kaldırmak ya da haklı göstermek değildir. Onun cevabı, toplumun da kendisini adalet ölçüsüyle sorgulaması gerektiğini ileri süren sert bir karşı itham niteliğindedir.

Yaşlı adam yöneticinin adalet eksikliğini toprağın altında ararken, Haccâc aynı toprağı kazarak toplumun da adalet bakımından kusursuz olmadığını ima eder.

Başka bir ifadeyle menkıbe iki ayrı soruyu aynı anda sordurur:

Yönetici adil midir?

Ve aynı derecede önemlisi:

Toplum adaleti yalnızca kendisi için mi istemektedir, yoksa başkaları için de aynı ölçüyü savunmakta mıdır?

Kalkınma yalnızca yatırım değildir

Bölgesel kalkınma çoğu zaman ekonomik büyüme, yatırım, altyapı, istihdam, ulaşım ağları ve kamu teşvikleri üzerinden ele alınır. Oysa kalkınmanın daha az görünür fakat en az bunlar kadar önemli bir altyapısı vardır:

Adalet.

Bir bölgede kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi yerleşimlerin yatırımlarda önceliklendirildiği, kamu hizmetlerine erişimin ne ölçüde eşit olduğu, liyakatin gözetilip gözetilmediği ve karar süreçlerine kimlerin katılabildiği de kalkınmanın niteliğini belirler.

Bir yol yapmak kalkınma faaliyetidir; fakat hangi yerleşime önce yol yapılacağı aynı zamanda bir adalet meselesidir.

Bir yatırım teşviki ekonomik politika aracıdır; ancak bu teşviklerden kimlerin hangi ölçütlerle yararlanabildiği bir hakkaniyet meselesidir.

Bir kamu görevlisinin yetkisini kullanması idari faaliyettir; ancak bu yetkinin kişisel ilişkilere, nüfuza veya ayrıcalığa göre kullanılması adalet sorununa dönüşür.

Küçük adaletsizliklerden bölgesel eşitsizliklere

Adaletsizlik her zaman büyük kararlarla başlamaz.

Bir yöneticinin kişisel tercihi, bir kamu görevlisinin ayrımcı uygulaması, bir kurumun kayırmacı davranışı veya nüfuz sahibi kişilere tanınan küçük ayrıcalıklar ilk bakışta münferit olaylar gibi görünebilir.

Ancak bu uygulamalar tekrarlandıkça kurumsal alışkanlıklara dönüşebilir.

Böylece bazı insanlar, işletmeler, yerleşimler veya bölgeler kaynaklara ve fırsatlara sürekli daha kolay erişirken diğerleri geride kalabilir.

Bu açıdan bakıldığında bölgesel adaletsizlikler, çok sayıda küçük ve gündelik adaletsizliğin zaman içinde birikmiş sonucu da olabilir.

Bu nedenle yöneticilerin adil davranması yalnızca ahlaki bir beklenti değildir. Kamu kaynaklarının etkin kullanımı, kurumlara güven, toplumsal meşruiyet ve sürdürülebilir kalkınma açısından da temel bir gerekliliktir.

Fakat toplumun sorumluluğu da var

Menkıbenin son sahnesi tam da bu nedenle önemlidir.

Toplum adalet talep ederken kendi davranışlarını aynı ölçüye tabi tutmuyorsa adalet düzeninin kurulması güçleşir.

Kamu kaynağından hak etmediği halde yararlanmak istemek, kişisel bağlantılar üzerinden ayrıcalık talep etmek, başkasına yapılan haksızlığı kendisine dokunmadığı sürece görmezden gelmek veya ortak kaynakları yalnızca kendi çevresi açısından değerlendirmek de adalet sorununa katkıda bulunabilir.

Dolayısıyla adalet yalnızca yukarıdan aşağıya kurulabilecek bir yönetim ilkesi değildir.

Adil kurumlara olduğu kadar, adalet beklentisini kendi davranışlarında da sürdüren bir topluma ihtiyaç vardır.

Bu durum elbette yöneticinin sorumluluğunu azaltmaz. Kamu gücünü elinde bulunduran kişinin sorumluluğu daha büyüktür. Fakat menkıbenin yaptığı şey, adalet tartışmasını yalnızca yöneticinin kişiliğine indirgememek ve toplumsal davranışların da aynı sistemin parçası olduğunu hatırlatmaktır.

Kalkınmanın en zor altyapısı

Sempozyum oturumunda anlatılan bu kısa menkıbe, bölgesel kalkınmaya farklı bir pencereden bakmayı mümkün kılıyor.

Kalkınma yalnızca daha fazla bina, yol, fabrika veya altyapı üretmek değildir.

Aynı zamanda insanların kamu kurumlarının kendilerine hakkaniyetle davranacağına, kamu kaynaklarının adil biçimde kullanılacağına ve kişisel ilişkilerin kuralların önüne geçmeyeceğine inanabildikleri bir düzen oluşturabilmektir.

Bu nedenle belki de kalkınmanın en zor inşa edilen altyapısı betonla yapılan değil, toplumun zihninde ve kurumların işleyişinde kurulan altyapıdır:

Adalet.

Menkıbedeki yaşlı adam toprağı kazarken “Hz. Ömer’in adaletini arıyoruz” diyerek yöneticiyi sorgular.

Haccâc ise aynı kazmayı eline alıp toprağı kazmaya başladığında soruyu topluma geri yöneltir:

“Ben de Hz. Ömer’in yönettiği halkı arayayım.”

Belki de menkıbenin asıl gücü buradadır.

Adalet, yalnızca yöneticinin sahip olması gereken bir erdem değildir; toplumun da davranışlarında yaşatması gereken ortak bir ölçüdür.

Ve bölgesel kalkınma açısından geriye iki temel soru kalır:

Nasıl yöneticiler istiyoruz?

Ve belki bundan da zor olanı:

Nasıl bir toplum olmaya razıyız?


Bkz. İsmail Aycan, “Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî”, TDV İslâm Ansiklopedisi. Haccâc b. Yûsuf’un hayatı, Irak valiliği ve sert yönetim uygulamalarına ilişkin tarihsel arka plan için bu maddeye başvurulabilir. Menkıbenin burada aktarılan biçimi ise 4. Uluslararası Kentsel ve Bölgesel Kalkınma Sempozyumu’ndaki bir oturumda sözlü olarak aktarılan anlatıya dayanmaktadır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar